Popüler Sinema

Paylaş
Röportajlar

Tayfun Belet: “Hakikati söylemenin zamanı olmaz.”

Tayfun Belet: “Hakikati söylemenin zamanı olmaz.”
Yazar: Fırat Sayıcı

 

Sabiha ve Zekeriya Sertel'in hikâyesini bir belgesel konusu olarak seçmendeki temel motivasyon ne oldu?


Ben Serteller’in hikâyesiyle Nur Deriş Hanımefendi sayesinde tanıştım. Nur Hanım’ın dedesi Celal Bey, Sabiha Sertel’in ağabeyi. Bu yakınlığa rağmen Sabiha, aile içinde yıllarca bir sır gibi saklanmış; çocuklar da benzer bir kaderi paylaşmasın diye. Nur Hanım’dan bu hikâyeyi dinlemek, onun gözlerindeki hüznü görmek en büyük motivasyonum oldu.


Yani bu hikâyeye beni çeken şey sadece tarihî bir merak değil; daha çok, unutulmuş bir vicdanın peşine düşme arzusu diyebilirim. Serteller’in yaşamı, Türkiye’nin demokrasiyle, ifade özgürlüğüyle ve hafızayla kurduğu inişli çıkışlı ilişkiyi çok derin biçimde yansıtıyor. Onların hikâyesinde hem büyük bir entelektüel cesaret hem de büyük bir yalnızlık var. Böylelikle benim için bu film, bir dönem anlatısından öte, bir “yüzleşme alanı”na dönüştü. Çünkü Serteller’in susturulması, bir anlamda bizim toplumsal belleğimizin de susturulması demekti. Bu belgeselle o sessizliği biraz olsun kırmak, tarihin kıyısına itilmiş, unutturulmuş böylesine büyük bir hikâyeyi yeniden duyulur kılmak istedim.

 

Belgeselin temelini oluşturan nadir arşiv belgelerine, fotoğraflara ve tanıklıklara ulaşma süreci nasıldı? Özellikle Sabiha Sertel'in ölümünden sonra aile tarafından sır gibi saklandığı belirtilen bu hikâyeyi gün yüzüne çıkarmadaki zorluklar nelerdi?


Zor ama bir o kadar da büyüleyici bir süreçti. Öncelikle Sabiha Sertel’in Roman Gibi, Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım ve Korhan Atay’ın Serteller isimli eserleri filmin ana omurgasını oluşturdu. Sabiha ve Zekeriya Sertel üzerine yıllarca çalışmış akademisyenler Mehmet Ö. Alkan, Barış Çatal ve Serdar Kara filme çok büyük destek verdiler.


Gündüz Vassaf —ki ona ne kadar teşekkür etsem azdır— kişisel aile arşivini, anılarını sundu bizlere. Filiz Ali, Emine Uşaklıgil, Serpil Eryılmaz… Kimle görüştüysek sadece tanıklıklarını ya da arşivlerini değil, yüreklerini de açtılar bize. Küçük bir ekiptik ama süreçte çığ gibi büyüdük. Aylar süren okumalar, araştırmalar oldu. Her yeni keşfettiğimiz bilgiyi anında birbirimizle paylaştık, teyit ettik. Bu tarz büyük bir konuyu işlerken seyirciye karşı çok büyük bir sorumluluğunuz oluyor çünkü. Ancak tabii ki bazı malzemelere ulaşmak kolay olmadı. Yabancı kaynaklardan ciddi arşiv araştırmaları yaptık; dönemin neredeyse bütün gazetelerini günü gününe okumak gibi büyük mesailer harcadık. Belgeleri, mektupları, fotoğrafları inceledikçe aslında sadece bir tarihsel dönemi değil, bir sessizliğin anatomisini de keşfettim. Ama o kırık dökük parçaları bir araya getirdikçe, adeta bir mozaiğin yavaş yavaş tamamlanışını izledik. Belki de en zor olan, bu kadar kişisel ve travmatik bir hikâyeyi anlatırken duygusal mesafeyi koruyabilmekti. Çünkü toplanan tüm bu arşivin içinde sadece gazetecilik değil, insan kırılganlığı da vardı.

 

Belgeselde Sabiha Sertel'in "unutulmuş kadınlar" kimliği ile Zekeriya Sertel'in siyasi mücadelesi arasında nasıl bir denge kurdun?


Ben bu hikâyede Sabiha’yı ve Zekeriya’yı birbirinden ayırmadım; onları birbirini tamamlayan iki vicdan olarak gördüm. Zekeriya Sertel düşünce özgürlüğünün aklıysa, Sabiha Sertel kalbidir. Hatta filmde Gündüz Vassaf’ın dediği gibi: “Tan Gazetesi bir mucizedir, bu çiftin bir arada olması da bir mucizedir.” İki farklı aile yapısına, iki farklı kültüre hatta iki farklı siyasi görüşe sahipler. Bu belgeselin benim için en büyük zorluğu; iki kahramanlı bir hikâyeyi olabildiğince dengeli bir biçimde, ikisinin de hakkını vererek anlatabilmek oldu. Sabiha’nın “unutulmuş kadın” kimliğini öne çıkarırken onu sadece bir “mağdur” olarak değil, entelektüel bir özne olarak anlatmak istedim. Bütün olumsuzluklara rağmen yılmadan inatla savaşan bir özne olarak… Çünkü onun hikâyesi, “kadın olmanın” çok ötesinde bir direnişin hikâyesi. Bu iki figürün birleştiği yer de tam olarak orası: insanın fikirleri uğruna her şeyini riske edebilme cesareti. 

 

Sertel çiftinin yaşadığı dönemin (özellikle tek parti dönemi ve sonrasındaki siyasi atmosferin) belgeseldeki görsel ve anlatısal dili nasıl şekillendirdi?


O dönemin atmosferi zaten başlı başına görsel bir dile sahip. Arşiv görüntülerine baktığımızda bir yandan modernleşmenin ışıltısını, diğer yandan karanlık bir baskının gölgesini hissediyorsunuz. Ben o kontrastı filmin sinematografisinde de korumak istedim.


Mesela film boyunca aks çizgisini kırarak seyircide rahatsızlık duygusu uyandıran bir anlatım dili oluşturdum ve koyu bir atmosfer kurmaya gayret gösterdim. Anlatı dili açısından ise kronolojik bir çizginin yanında duygusal bir ritim tercih ettim. Böylece film, zaman zaman bir tarih belgeselinden çok bir “hafıza filmi” gibi ilerliyor. Filmin ismi Roman Gibi, ancak izlerken roman okur gibi ya da şiir dinler gibi hissedilmesini istemediğim için bu tercihleri yaptım. İzleyicide bir rahatsızlık duygusu oluşsun istedim. Mesela Antalya’da bir izleyici, izlerken çok rahatsız olduğunu söyledi; bu beni çok mutlu etti.

 

Belgesel, Sertel çiftinin yaşadığı baskılara rağmen sürdürdüğü gazetecilik ilke ve etiği açısından bugün için ne gibi dersler içeriyor?


Bence en önemli ders şu: Hakikati söylemenin zamanı olmaz. Serteller’in yazdıklarına baktığınızda, bugün hâlâ aynı meselelerle yüzleştiğimizi görüyoruz.
Tuncay Birkan’ın Sabiha Sertel’in yazılarından derlediği Görüyoruz, Duyuyoruz kitabını okuduğunuzda aslında Sabiha’nın yazılarının ne kadar güncelliğini koruduğunu fark edebilirsiniz. Onlar için gazetecilik bir meslek değil, bir vicdan pratiğiydi. Serteller bize, hiçbir dönemde “uygun şartlar” beklemeden doğruyu söyleme cesaretini hatırlatıyor.

 

Belgeselde yer alan Oya Baydar, Mehmet Ö. Alkan, Filiz Ali gibi değerli isimlerin anlatılarına güvenme kararının ardındaki sebep neydi?


Filmde yer alan isimlerin hepsi hem kendi alanlarında derinlikli bir birikime sahip hem de Serteller’in düşünce iklimini kavrayabilmiş insanlar. Onların anlatımları, belgeselin tarihsel doğruluğunu güçlendirdiği kadar duygusal tonunu da derinleştirdi. Filmde yer alan tüm araştırmacıların ve tanıkların anlatıları, benim araştırmalarımla da tutarlı bir şekilde ilerledi. Zaten filmin yapım süreci bu nedenle üç buçuk yıl sürdü. Ben tanıklıkları sadece bilgi aktaran röportajlar olarak değil, birer “kolektif hafıza” parçası olarak gördüm. Mehmet Ö. Alkan’ın kurduğu tarihsel çerçeve, hikâyenin ayaklarını yere bastırdı. Çok ciddi çalışmaları var o dönemle ilgili, biz zaten bunu çok iyi biliyorduk. Keza Korhan Atay’ın da Serteller kitabını yazarken 4 yıl süren ciddi bir çalışması, mesaisi var. Filiz Ali ise babası Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra bir süre Serteller’in evinde kalıyor, onlarla birlikte yaşıyor. Anlatımında gerçek bir şahitlik vardı. Filmdeki anlatıcıların hepsi hem benim için hem de film için çok büyük şans. Dediğim gibi; tarihsel bir hikâyeyi ele aldığınızda sorumluluğunuz çok büyük oluyor. Öyle her canınızın istediğini filme koyamıyorsunuz. Belgesel sinemanın böyle bir zorunluluğu var. Nur Hanım’la birlikte ilk günden itibaren en çok buna dikkat ettik.

 

Besteci Ömer Oral’ın müzikleri, Sertel çiftinin duygusal iniş çıkışlarını ve dönemin atmosferini yansıtmada nasıl bir rol üstleniyor?


Ömer Oral’la neredeyse on beş yıldır çalışıyoruz; beni ve sinema dilimi çok iyi tanıyor. Ama ne yazık ki o da tıpkı benim gibi bu projeye başlarken Serteller’i tanımıyordu. Unutturulmuş bir tarihin, sessizliğe gömülmüş bir hikâyenin filmini yaparken o da bu dünyayı adım adım tanımaya başladı. Bu öğrenme süreci, müziğin duygusal derinliğini belirleyen en önemli unsur oldu. Çünkü bir hikâyeyi gerçekten anlayamadığınız sürece onun sesini de bulamazsınız.


Roman Gibi’nin müziklerini bestelerken Ömer Oral, kendine üç kavram seçti: Mücadele, Tutku ve Özlem. Bu üç kelime hem Sertel çiftinin hayatını hem de filmin duygusal eksenini özetliyor. Müzikler de tam bu eksende şekillendi. Sonuçta ortaya, sadece görüntülere eşlik eden bir müzik değil, hikâyenin nabzını tutan bir ses dokusu çıktı.

 

Sertel çiftinin yaşadığı baskı biçimlerinin modern versiyonlarıyla bugün karşılaştığımızı düşünürsek, "Roman Gibi" belgeseli, günümüz gazetecileri ve sanatçıları için ne tür bir uyarı veya ilham içeriyor?

 

Film, bugüne bakıldığında sadece Türkiye’deki değil tüm dünyadaki baskıya uğrayan aydınlar için çok güncel bir ayna aslında. Çünkü baskı biçimleri değişse de susturma refleksi hep aynı kalmış. Zaman değişiyor ama “öfkeli kalabalık”, “sansür”, “otosansür” kavramları hep aynı kalıyor. Zaten “öfkeli kalabalık” kavramı, Tan Matbaası Baskını ile başlıyor bana göre. Sonrasını zaten tahmin edebiliyorsunuz. Bu kısmı çok iyi okumamız, doğru analiz etmemiz gerekiyor.

 

Belgeselin en temel hedefi, Sabiha Sertel'in adını "yeniden dolaşıma sokmak" ise, bu hedefi ne ölçüde başardığını düşünüyorsun?


Aslında benim en temel amacım bu değil. Sınırlandırma yapmayı pek sevmiyorum. Filmde “yeniden dolaşıma sokmak” kavramını karşılayan pek çok unsur ve önemli olay var. Bunların ne kadar dolaşıma sokulacağını zaman gösterecek. Ama beni en çok mutlu eden şey şu oldu: Antalya’daki gösterimden sonra, “Sabiha Sertel’i, Zekeriya Sertel’i, bu hikâyeyi ilk kez duydum ama artık unutmayacağım” diyen, mesajlar atan çok fazla insan oldu. Bu beni gerçekten çok mutlu etti; çünkü uzun uğraşlar sonucu yaptığım bir film, bir bellek hareketi başlattıysa, hatırlamayı yeniden bir eyleme dönüştürdüyse ne mutlu bana.

 

Belgeseli bitirdiğinde Tayfun Belet olarak Sertel çiftinin mücadelesine dair en çok neyi içselleştirdin ve bu senin için ne ifade etti?


Bu filmi bitirdiğimde, insanın yalnızlığının sınırlarını gördüm. Düşünsenize; televizyonun olmadığı, gazetenin en güçlü kitle iletişim aracı olduğu bir dönemde, ülkenin en yüksek tirajlı gazetelerinden birinin sahipleri olarak zenginlik içinde, rahat bir hayat sürebilirlerdi. Çünkü en önemli yazarlar onların etrafında toplanmış, halk onları benimsemişti. Ama onlar, idealleri uğruna her şeyi göze aldılar. Yalnız kalmayı, parasızlığı, defalarca yargılanmayı ve hapse girmeyi... Serteller yalnız kaldılar ama inançlarından asla vazgeçmediler ve en sonunda sürgünde, derin bir yalnızlık içinde hayatlarını kaybettiler.

 

Benim için bu hikâyenin en çarpıcı yanı buydu. Onların yalnızlığında büyük bir güç gördüm. Yalnız kalmak, aslında bir teslimiyet değil; bazen en büyük direniş biçimiymiş. Ben de filmi bitirdiğimde şunu hissettim: insan, yolun sonunda idealine kavuşma arzusu taşıyorsa, yalnızlık o kadar da korkulacak bir şey değil. Serteller bana bunu öğretti. Sanırım en çok bunu içselleştirdim.

 

Belgeselciliğe başlarken kimlerden ilham aldın, etkilendin?


Benim için belgesel, her zaman insana ve gerçeğe duyulan saygıyla başladı. Belki de bu yüzden en çok Ertuğrul Karslıoğlu’ndan etkilendim. Onun disiplininden, duyarlılığından ve kurguyu kullanma gücünden çok şey öğrendim. Benim için de belgeselin en önemli parçası hep kurgu oldu.

 

Bu belgeselin Antalya’da En İyi Belgesel ödülü almasının senin için önemi nedir?


Antalya gibi köklü bir festivalde böyle bir ödül almak, elbette çok büyük bir onur. Çok mutlu oldum. Kim mutlu olmaz ki zaten? Ben yine hikayelerimi anlatmaya kaldığım yerden devam edeceğim. Ama benim için en değerlisi, bu ödülün Sabiha ve Zekeriya Sertel’in hatırasına gitmesiydi. Unutturulmuş bir hikâyenin izleyiciyle buluşmasıydı.

 

Festivallerin belgeselcilere yaklaşımını nasıl buluyorsun?


Son yıllarda festivallerin belgesellere daha fazla alan açtığını görmek sevindirici. Ancak hâlâ belgesel, kurmaca kadar görünür değil. Zaten belgesel hep üvey evlat muamelesi görmüştür. Ama ben bunu normal karşılıyorum. Daha nitelikli belgeseller yapıldıkça bu durumun değişeceğine inanıyorum. Belki belgesel filmler için de en iyi müzik, en iyi kurgu, en iyi görüntü yönetmeni gibi ödüller verilirse daha motive edici olabilir. Bilemiyorum. Sorgulamıyorum da. Ama gerçek şu ki; festivallerin belgesel sinemayı desteklemesi, sadece sinema için değil, toplumun vicdanı için de çok önemli bir mesele.

 

Yeni projeler var mı?


Evet, şu anda Sertellerin sürgün yıllarını merkeze alan ikinci bir film üzerinde çalışıyoruz. Onların Sovyetler Birliği’nde geçirdikleri yıllarını, Nazım Hikmet’le birlikte verdikleri mücadeleyi, kırılmış ideallerini ve sürgündeki yalnızlık duygusunu ele alacağımız bir film olacak.

 

x.com/firatsayici#mce_temp_url#

YORUMLAR

Ziyaretçi Gönder

HABERLER

45. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ ÖDÜLLERİ SAHİ...

45. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ ÖDÜLLERİ SAHİ...

Gezinti

İletişim
Bize Yazın:


Gönder Max. 1000 karakter
Populer Sinema: #txt
Mesaj Gönder:
Gönder Max. 1000 karakter