|
(7.0/10)
Yazar: Duygu Kocabaylıoğlu
|
Zamanın tanrıları tarafından lanetlenmiş coğrafyamızın, başı en çok terörle belada olan ülkelerinden biriyiz şüphesiz. Memleketin doğusundan batısını kuşatan ve dinmeyen acılar bir yana, uluslararası camiada da din/İslamiyet adına düzenlenen ve başkentleri hedef alan saldırılardan da nedense ülkenin %95’i Müslüman olsa da biz de payımıza düşeni alıyoruz! 2016 Aralık’ında yaşadığımız taptaze Beşiktaş ve Kayseri saldırılarına rağmen geleceğe umutla bakıp bir tutam yeni yıl kutladığımız için kurşuna dizilmediğimiz kalmıştı, neyse ki 2017’nin ilk saatlerinde Reina saldırısıyla bu eksiğimizi de giderdik. İşte bu hafta ülkemizde, 23 Haziran Cuma günü, 6 ay rötarlı olarak vizyona giren Kara Gün (Patriots Day) filmi, bizim bu yaralarımız daha çok tazeyken, ABD’nin Boston eyaletindeki vatandaşlara 2013’te ne yaşandığını, bir kez daha tüm canlılığı ile hatırlatarak gösterime girmişti.
Filmin yönetmeni olan ve Matt Cook ve de Joshua Zetumer ile senaryoyu kaleme alan Peter Berg ismini hiç duymadıysanız bile 2012’deki Battleship faciasını kısmen temize çıkarttığı, 2 Oscar adaylığı da olan Son Kalan (Lone Survivor), ya da geçtiğimiz yıl ülkemizde de gösterilen Deepwater Horizon: Büyük Felaketn filminin yönetmeni olarak tanıyorsunuzdur. Ama aslında Berg kariyeri 1980’lerin sonuna kadar geriye giden bir aktör ve pek çok televizyon projesinin de yapımcısı. Onlarca işine rağmen jenerikte “uncredited” sıfatı daha çok göze çarpan Berg, yakın dönem kariyeri açısından en iyi imzayı rahatlıkla Kara Gün filmi ile atmış. Lafı hiç uzatmadan söyleyelim bizim çok uzun zamandır ihtiyacımız olan filmi Boston halkı için nitelikli bir işçilikle çekmiş.
2013 Boston Maratonu’nda yaşanan gerçek bir terör eylemini beyazperdeye taşıyan film, anlatım dilinde yaptığı tercihlerle sıkıcı “İslami terör-hamasi siyaset-Amerikan yalanları” üçgeninin ötesine geçmeyi başarıyor. Berg’in derdi neredeyse kimseyi yargılamak değil, olan biteni yerel emniyet güçleri ve teröre birebir maruz kalan gerçek mağdurların öyküleri üzerinden olabildiğince gerçekçi yansıtmak ve yaşatmak. Seyirci patlama anı sonrası ilk sağlam şoku sert sahnelerle hazmetmeye çalışırken, senaryonun mağdur edebiyatından değil de ‘kaçan eylemciler-kovalayan polis birimleri’ aksiyon malzemesiyle ilerlemesi çok yerinde bir karar olmuş. Özellikle ikinci yarıda artan heyecan, olayın sonunu bilse de seyirciyi diri tutmayı başarıyor. Seçilmiş gerçek kişilerin öyküleri ve gerçek arşiv kayıtlarının kullanılmasıyla, filmin aksiyon kanadı duygusal açıdan dengeleniyor.
Orijinal isminde ‘Patriots’, yani ‘Vatanseverler’ olan bir yapımın, hangi ülke sinemasından çıkarsa çıksın, yüklü miktarda milliyetçilik içereceğini zaten ön bilgi olarak biliyoruz; ancak Amerikan vatanseverliğini ajitasyonun dozunu ayyuka çıkarmadan sinema filmine yedirmek, uzun yıllardır denk gelmediğimiz bir yaklaşım. Peter Berg’in rejisinin yurt dışından yüksek seyirci puanı alması anlaşılır; fakat, zor beğenen yabancı film eleştirmenlerinden 100 üzerinden 80 ortalama ile gitmesi bu tarz Hollywood yapımları için aşinası olduğumuz bir durum değil.
İşte yukarıda saydığımız etkenlere ilaveten film, İslami teröre karşın “Amerikan vatanseverliği” olarak bas bas bağırmıyor; en büyük artıyı da belki buradan alıyor. Kara Gün aslında bir şehrin, o şehrin insanlarının, Boston’ı Boston yapan ruhun filmi olarak yorumlanıyor. Zira yönetmen dahil, gerçek mağdurlar da son dakikaya kadar Boston’lı olmanın, birlik ve beraberliğin önemini kalın kalın vurguluyor. Ne yıkılmışlar, ne yılmışlar, ne Maratonu yapmaktan ne de yaşam tarzlarında başka bir şeyden ödün vermemişler. Tam da bu yüzden Peter Berg’ün bizim ihtiyacımız olan filmi çektiğini dile getirmek istemiştim; 3 insanın yaşamını yitirdiği 200’den fazla kişinin yaralı olarak hayata tutunduğu bu saldırının 10 katını, yüzlerce kayıpla yaşadık bu topraklarda ama kimse kusura bakmasın Boston halkının şehirlerine, eyaletlerine sahip çıkışlarının binde birini ne İstanbul için ne başkent Ankara için ne başka bir şehirde görmedim, hissetmedim ben. Berg’in başarısı Boston’ı, halkıyla kutsamak olmuş özetle.
Filmin oyunculuklarda Mark Walberg adı öne çıkıyor ama J.K. Simmons (Çavuş Jeffrey Pugliese) ve FBI biriminin başındaki isme hayat veren Kevin Bacon’ın da hakkını yememek gerek. Her biri verilen görevi yerine getiriyor.
Öte yandan filmin puan kaybettiği yerler pek tabii Müslüman cepheye yaklaşımı; yaşananlar gerçekten birebir bu şekilde miydi bilemiyoruz ama eylemi gerçekleştiren iki Müslüman genç, patlama sonrası, eylemci profiline göre gerçekten zeka yoksunu hamleler sergiliyorlar; eylemi hangi yola çıkış noktasıyla yaptıkları, en azından kendi kafalarında bile neye hizmet ettikleri meçhul. Hele ki Katherine Russell karakteri gerçek bir muamma! Keşke bu ‘transferin’ altı daha dolu olsaymış, bu karaktere yağlı süt ve göz makyajı dışında biraz daha derinlik verilseymiş. Ayrıca finale doğru gelen beysbol maçı sahnesi de, kurguda kıyılamadığı için gereksiz bir dolgu olarak kalakalmış.
Son söz, umarız ki gelecek yıllarda bizim de sinemamızdan yakın geçmişimizle hesaplaşıp, katarsisimizi gerçekleştirdiğimiz filmler ve evlere kapanmayıp kendimizi yaşadığımız şehre daha çok ait hissettiğimiz günler gelir.